Düşünceler

Saf Düşünce Çağı: Kelimelerin Prangasından Kurtulmak

13.06.20263 dk okuma

Yazmak için oturduğum ama yazamadığım bir sabahtan yola çıkarak, düşünce hızımızın araçlarımızı geçtiği bir çağı, kelimelerin bizi yavaşlatan bir pranga olup olmadığını ve kelimesiz bir geleceği düşündüm.

Okuma notu: Bu yazı defterin düşünceler sayfasından; yavaş okumaya, not almaya ve sonra geri dönmeye uygun.
Sabah ışığında dokunulmamış bir dizüstü klavyesi ve onun üzerinde dinlenen bir el
Yazmak için oturdum ama parmaklarım klavyenin üzerinde öylece asılı kaldı.

Bugün bir blog yazısı yazmak için oturdum ama yazamadım. Klavye önümde duruyordu, imleç sabırla yanıp sönüyordu; ama parmaklarım yanlış bir alete uzanıyormuş gibi havada asılı kaldı. O an tuhaf bir şey hissettim: sanki beynim yazmak için değil, sadece durmaksızın düşünmek için tasarlanmıştı.

Yazamadığım O Sabah

İçimden geçen cümleler vardı, hem de fazlasıyla. Ama onları satıra dökmeye çalıştığım anda bir yavaşlama, bir takılma oluyordu; sanki nehri bir kamışın içinden geçirmeye çalışıyordum. Düşünce akıyordu, kelime ise damlıyordu.

Uzun süre ekrana baktım. Yazmamak da bir tür düşünmekti aslında; boş sayfa, içerideki gürültüyü daha da duyulur kılıyordu. Belki de problem ilham değildi, problem çeviriydi: kafamdaki o hızlı, biçimsiz, akışkan şeyi harflerin katı kalıbına sığdırmak.

O sabah anladım ki yazamamak bazen tıkanmak değil, fazla dolu olmaktır. Zihin bir yere koşuyor, eller hâlâ ayakkabısını bağlıyordu.

Düşünce Hızımız Araçlarımızı Geçince

Son zamanlarda yapay zekayla fazlasıyla haşır neşir oldum. Bir soru soruyorum, cevap ben daha cümlemi bitirmeden geliyor; bir fikir atıyorum, on tanesi geri dönüyor. Bu hıza alıştıkça kendi araçlarım bana yavaş gelmeye başladı.

Merak ediyorum: düşünce hızımız, onu taşıdığımız araçların hızını çoktan geçti mi? Klavye, kalem, hatta konuşma bile; hepsi bir zamanlar zihnimizin uzantısıydı. Şimdi bazen ayak bağı gibi hissettiriyorlar, tıpkı çok hızlı yürüdüğünde sana takılan bir paçavra gibi.

Kafamda küçük işaretler birikiyor, bu yavaşlamanın belirtileri gibi:

  • Bir cümleyi yazmadan önce zihnimde üç kez kurup dağıtmam.
  • Not almak yerine "nasıl olsa aklımda kalır" deyip akışa bırakmam.
  • Yazmaya başladığımda fikrin ilk tazeliğini çoktan yitirmiş olması.

Yeni Nesil Beyinler Klavyeyi Reddediyor Olabilir Mi

Bazen düşünüyorum: belki de bizden sonra gelenler klavyeyi hiç sevmeyecek. Onlar için tuşlara dokunmak, bizim taş tablete kazımayı düşündüğümüz gibi tuhaf ve hantal görünecek. Araç değişmeyince, onu kullanan zihin değişiyor olabilir.

Bu bir kayıp mı, bir kazanç mı bilmiyorum. Sadece eşiğinde durduğumuz şeyin sandığımızdan büyük olduğunu hissediyorum.

Kelimeler Bir Pranga Mı

Kelimeleri severim, gerçekten. Ama o sabah ilk kez onları bir pranga gibi gördüm. Çünkü her kelime, sınırsız bir duyguyu sınırlı bir kalıba sokmak demek; "hüzün" dediğimde, içimdeki o tarifsiz şeyin yüzde birini söylemiş, geri kalanını ise sessizliğe gömmüş oluyorum.

Buğulu bir pencereden dışarıya dalıp giden bir kişinin omuz arkasından görünümü
Yazmamak da bir tür düşünmekti; boş sayfa içerideki sesi daha çok duyuruyordu.

Düşünce saf haldeyken bütündür; ona dokunmadan, bölmeden taşır kendini. Kelime ise onu parçalara ayırır, sıraya dizer, eksiltir. Belki de en derin şeyleri hiç anlatamayışımızın sebebi yeteneksizliğimiz değil, aracın kendisidir.

Yine de bu prangaya minnettarım, çünkü onsuz birbirimize hiç değemezdik. Kelime bir sınırsa, aynı zamanda uzanabildiğimiz tek köprüydü.

Kelimesiz Bir Geleceğin Eşiğinde

Belki de yakın gelecekte iletişim kurmak için kelimelere ihtiyacımız kalmayacak. Bir düşünceyi olduğu gibi, çevirmeden, eksiltmeden doğrudan aktaracağız; ben "deniz" demeden, sen benim içimdeki o belirli denizi göreceksin.

Bu fikir beni hem heyecanlandırıyor hem ürkütüyor. Çünkü kelimelerin yavaşlığı aynı zamanda bir korunaktı; söylemeden önce düşünmek, susmayı seçebilmek, bir cümleyi yutmak... Hepsi o aradaki boşlukta mümkündü.

Doğrudan düşünce aktarımı, o boşluğu ortadan kaldırırsa ne olur? Belki de mahremiyet dediğimiz şey, aslında çevirinin yavaşlığında saklanan o küçük gecikmeydi. O gecikme kaybolduğunda, kendimizle baş başa kalabileceğimiz son oda da kapanmış olur.

Geleceğin İlk Yazısına Hoş Geldiniz

İtiraf etmem gereken bir şey var. Bu yazıyı da aslında klavyeye dokunarak yazmadım; sadece düşündüm ve seslendirdim. Parmaklarım hiç yorulmadı, cümleler havada kuruldu ve bir yerlere düştü.

Bu küçük ironi, sabahki o tıkanıklığın cevabı gibi geldi bana. Yazamadığım yerde konuştum, konuştuğum yerde ise belki yarının insanı sadece düşünecek. Araç her seferinde bir adım geriye çekiliyor, zihin ise bir adım öne.

Belki de geleceğin ilk blog yazısına hoş geldiniz. Henüz kelimelerle, ama kelimelerin biraz daha gevşemiş prangasıyla yazılmış bir yazıya.

Defterden ilgili notlar