İçeriğe geç
kafadefteri
Menü

5 dk okuma944 kelime

Ayracı Ortada Kalan Kitaplar

Bir akşam kitaplığın önünde durup ayracı ortada kalan kitaplarımı saydım. Yarım bırakmanın suçluluğunu da iznini de aynı rafta düşünmeye çalıştım.

Ayraç uçları ve katlanmış bir fiş sırtlarından dışarı taşan kitaplarla dolu bir ev kitaplığı rafı, akşam ışığında.

Bir akşam yemekten sonra kitaplığın önünde durdum ve ayracı hâlâ ortasında kalmış kitapları saymaya başladım. Aslında başka bir şey için kalkmıştım, ne olduğunu da çoktan unutmuştum. Önce göz hizasındaki rafa baktım, sonra alt rafa eğildim, en son parmak uçlarımda yükselip en üsttekilere dokunarak devam ettim. Sırtların arasından bir kâğıt ucu görünüyorsa kitabı yarısından tutup hafifçe dışarı çekiyordum. Bazılarında gerçek bir ayraç vardı, bazılarında katlanmış bir fiş, birinde de ince bir kurşun kalem. İkinci rafta şaşırdım ve baştan saydım.

Sayı büyüdükçe keyfim kaçtı.

Garip bir şeydi bu, çünkü hiçbiri kaybolmamıştı. Hepsi yerli yerindeydi, düzgün dizilmişti, tozları bile fazla değildi. Ama her birinin sırtından taşan o küçük kâğıt parçası bana ödenmemiş bir fatura gibi göründü.

Ayraçların durduğu yerler de birbirine benzemiyordu. Kimisi ilk otuz kırk sayfada kalmıştı, kitabın daha kendini tanıtmaya fırsat bulamadığı yerde. Kimisi ortalarda bir yerdeydi. Birkaçı ise sona o kadar yakındı ki kalan sayfaları başparmağımla ölçtüm ve bu kadar yaklaşıp neden durduğumu gerçekten hatırlayamadım.

Katlanmış Fişin Durduğu Sayfa

Yarım bırakmak bana hep küçük bir yenilgi gibi gelirdi.

Bunu bana kimse açıkça öğretmedi ama bir yerden öğrendim işte. Bir kitaba başlamak ona söz vermek gibiydi ve sözünü tutmayan tarafın ben olduğumu bilmek canımı sıkardı. O akşam rafın önünde de aynı his geldi, üstelik yanında bir hesap defteriyle geldi. Şu kadar kitap, şu kadar yarım. Sanki biri arkamda durmuş, not tutuyordu.

Yıl sonlarında okunan kitap sayılarının paylaşıldığı listeler de bu duyguyu besliyor olabilir. O listelerde bitenlerin sayısı var, yarım kalanların bir sütunu yok. Benim kitaplığımda ise o ikinci sütun hiç de kısa değil.

Oysa dürüst olmam gerekirse hepsini aynı sebeple bırakmamıştım. Bazılarında direkt sıkıldım. Sayfalar ilerliyordu, ben ilerlemiyordum, aynı paragrafı üçüncü kez okuyup kitabı göğsüme kapattığım akşamlar oldu. Bazılarını da hayat böldü herhalde, araya başka bir kitap, yoğun günler girdi ve bir daha dönmedim, hangisinin hangi haftaya denk geldiğini de artık bilmiyorum.

Raftan yarıya kadar çekilmiş bir kitabın sayfaları arasında ayraç yerine duran katlanmış bir fiş.

Sona yakın bırakılanlar ise ayrı bir soru işaretiydi. Onlarda sıkılmış olamazdım, o kadar sayfa sıkılarak okunmaz. Belki bitmesini istemediğim için durmuştum. Son sayfayı çevirince kitabın benimle işinin, benim de onunla işimin biteceğini sezip ayracı orada bırakmış olabilirdim. Bunu kesin bilmiyorum ama rafın önünde ilk aklıma gelen buydu.

Bir de başka bir grup vardı ki onları elime aldığımda suçluluk gelmedi. Katlanmış fişin durduğu kitap onlardandı. Fişi yerinde bırakıp o sayfayı açtım, birkaç satır okudum ve kitabın o noktaya kadar ihtiyacım olan şeyi bana çoktan vermiş olduğunu fark ettim. Bazı kitaplar belki de o sayfaya kadar söyleyeceğini söylemişti. Ben de dinlemiştim. Gerisini ne kadar merak etmem gerektiğini bilemedim. Kitabı kapattım ve fişi yerinden oynatmadan rafa geri koydum.

Aynı Raftaki Bitmişler

Bitirmediğim kitaplarla aramdaki bu sessiz anlaşmayı o akşam ilk kez bu kadar açık düşündüm.

Bir kitabı sonuna kadar okumak birinin evine davet edilip bütün odaları gezmek gibiyse, yarım bırakmak da salonda bir süre oturup sohbet ettikten sonra, üst kata hiç çıkmadan, ev sahibine teşekkür edip kalkmak gibi bir şeydi ve bunun kabalık mı yoksa yeterince görmüş olmanın rahatlığı mı olduğuna o akşam hâlâ karar verememiştim. Kitaplar karşısında bu kadar kibar olmaya çalışmam da ayrı bir tuhaflık. Bir filmi yarısında kapatınca bu kadar dert etmiyorum. Bir diziyi bırakınca hiç etmiyorum. Kitap başka. Sırtı var, ağırlığı var, rafta yer kaplıyor ve her baktığımda o kâğıt ucu bana kaldığım yeri gösteriyor. Suçluluğun yarısı belki bu görünürlükten geliyor.

Öbür yarısı galiba kitabı yazarla aramda imzalanmış bir sözleşme gibi görmemden geliyor. O yıllarını vermiş, ben de karşılığında sonuna kadar dinlemeliyim gibi bir hesap. Ama okurken yaptığım şey bir sohbete daha çok benziyor ve bir sohbetten karşımdaki sözünü bitirmeden kalkmak her zaman kabalık sayılmıyor. Bazen karşımdaki zaten her şeyi söylemiş oluyor, geri kalanı aynı şeyin başka kelimelerle tekrarı.

Peki izin nereden geliyordu? Onu da o akşam aynı raf verdi. Yarım kalanların arasında bitirdiklerim de duruyordu ve itiraf edeyim, onların bazılarından aklımda tek bir cümle kalmamıştı. Son sayfaya kadar okumuş, kapağı kapatıp bir iş bitirmiş gibi yerine koymuştum. Şimdi sırtlarına bakıyordum ve hiçbir şey gelmiyordu. Öte yandan ortasında bıraktığım bir kitabın tek bir sahnesi hâlâ aklımdaydı, üstelik neredeyse kelimesi kelimesine.

Bitirmekle almak aynı şey değilmiş demek.

Ortasından açık bir kitabın sayfaları arasında ayraç yerine duran ince bir kurşun kalem.

Anlaşmanın maddeleri hiçbir yerde yazmıyor ama ikimiz de biliyor gibiyiz. Ben ayracı çıkarmıyorum, kitap da bana küsmüyor. Ayraç orada durdukça kapı aralık kalıyor. Bir gün dönersem kaldığım yeri bulacağım, dönmezsem de o sayfaya kadar gelmiş olmam bir şey sayılacak.

Gerçi kaldığım yeri bulmakla oraya dönebilmek ayrı şeyler. Uzun ara verdiğim bir kitabı ayracın gösterdiği sayfadan açınca kimin kim olduğunu, neden o masada oturduklarını hatırlamıyorum ve o sayfa bir devam noktası olmaktan çıkıp yabancı bir evin kapısına dönüşüyor. Ya baştan başlayacağım ya da hiç.

Bir de şu var. Okuduğum kısım, kitabı bitirmedim diye geriye dönüp silinmiyor. O sayfalarda güldüğüm, bir cümlenin altını çizdiğim, kitabı dizlerime bırakıp tavana baktığım anlar olduğu yerde duruyor. Yarım bir kitabın ilk yarısı yarım sayılmaz.

Suçluluk tamamen gitmedi, onu da söyleyeyim. Bazı sırtlara bakınca içim hâlâ bir parça burkuluyor, özellikle sıkılıp bıraktıklarımda. Onlara haksızlık etmiş olabilirim. Yanlış zamanda açmıştım belki, ya da o kitaba henüz hazır değildim. Belki de kitap gerçekten sıkıcıydı ve bunu kabul etmek için kimseden izin almam gerekmiyor. Parmağım o sırada hâlâ en alt raftaki bir kitabın sırtındaydı.

Ayakta Okunan Üç Sayfa

Saymayı bıraktığımda elimde net bir sayı yoktu, ikinci turda da şaşırmıştım ve üçüncüye üşendim. Yarım kalan kitapları bile yarım saymıştım.

Rafın düzenini değiştirmedim, ayraçları toplamadım. Bitmişlerle yarımları ayrı raflara ayırmak gibi bir fikir aklımdan geçti ve geldiği gibi gitti. Bir ayracı çıkarmak o kitaba resmen veda etmek olurdu ve buna henüz hiçbiri için hazır değilim. Geri çekilip kitaplığa bütün olarak baktığımda kâğıt uçlarının her biri adeta küçük bir el kaldırmıştı, kaldığım yeri unutmayayım diye bekliyordu.

Yine de oradan ayrılmadan önce ortada kalanlardan birini çektim. Kaldığım yeri açtım ve ayakta üç sayfa okudum. Sonra ayracı üç sayfa ileriye koyup kitabı yerine ittim, kâğıdın ucu sırtından yine aynı yükseklikte görünüyordu.