Mekanlar
Tri Sesira: Belgrad’da Eski Bir Akşamın Peşinde
Belgrad’ın Skadarlija sokağındaki Tri Sesira; bohem hafızası, taş sokakları ve akşam kalabalığıyla yalnızca yemek yenilen bir yer değil, şehrin ruhuna kısa süreliğine oturulan bir masa gibi hissediliyor.

Skadarlija’ya Akşamüstü Varmak
Belgrad’da bazı sokaklar insanı haritadan çok hafızayla yürütüyor. Skadarlija da benim için öyle bir yer oldu; taşları biraz yamuk, ışığı biraz eski, sesi biraz fazla ama hepsi bir araya gelince tuhaf biçimde tanıdık. Knez Mihailova’nın daha düzgün, daha vitrinli akışından sonra buraya dönünce şehir omuzlarını gevşetiyor sanki.
Tri Sesira’ya doğru yürürken akşamın rengi binaların üstünde ağır ağır koyulaşıyordu. Masaların dışarı taştığı, garsonların birbirine seslendiği, sokak müzisyenlerinin havayı usulca böldüğü bir saatti. Belgrad o an bana başkent gibi değil, uzun süredir anlatılmayı bekleyen eski bir defter gibi göründü.
Sırbistan seyahatlerinde insan bazen büyük manzaraların peşine düşüyor; kale, meydan, nehir kıyısı, müze, anıt. Oysa bazı yerler, tam tersine, küçük bir masanın kenarında kendini gösteriyor. Tri Sesira benim için biraz böyle başladı: çok şey vaat ettiği için değil, sokağın içine karışıp kaybolmama izin verdiği için.
Tri Sesira’nın Kapısından İçeri Girince
Tri Sesira, Skadarlija’nın meşhur kafana ruhunu taşıyan eski mekanlardan biri. Kapısından girince ilk fark edilen şey kusursuzluk değil; daha çok yılların üst üste bıraktığı bir sıcaklık. Duvarlarda, masalarda, servis telaşında ve içeride dolaşan müzikte yeni yapılmış bir dekor hissi değil, yaşanmış bir akşamlar toplamı var.
Mekanın 1864’e uzanan geçmişinden söz ediliyor; bunu bilmek, içeride otururken küçük bir ağırlık bırakıyor insanda. Yine de bu bilgiyi bir müze etiketi gibi okumadım. Daha çok, benden önce kimlerin aynı gürültünün içinde sustuğunu, kimlerin aynı masada uzun uzun konuştuğunu düşündüm.
Belgrad’ın eski bohem yüzü burada biraz romantik, biraz turistik, biraz da hâlâ canlı. Bir yandan fotoğraf çekenler, rezervasyon telaşı, kalabalık masalar var; diğer yandan bardakların çarpışmasında, müzisyenlerin masaya yaklaşmasında ve garsonların pratik hareketlerinde sahici bir ritim sürüyor. Tri Sesira’yı sevmek için onu tertemiz bir nostalji kutusuna koymaya gerek yok; biraz da bu karışıklığıyla güzel.
Masada Kalan Küçük Şeyler
Ben böyle mekanlarda menüden önce masaya bakıyorum. Ekmek sepeti nasıl duruyor, bardakta ışık nasıl kırılıyor, sandalyenin ayağı taş zeminde nasıl ses çıkarıyor; bunlar yemeğin etrafında dönen küçük ama kalıcı ayrıntılar. Tri Sesira’da da aklımda önce bunlar kaldı.
Sırbistan mutfağı, özellikle böyle geleneksel mekanlarda, sofraya ağır ağır yerleşen bir karakter taşıyor. Et yemekleri, mezeler, sıcak ekmek, yanında gelen keskin içkiler ve uzun konuşmalar için açılmış gibi duran tabaklar... Burada yemek yalnızca karın doyurmak değil, akşamı biraz daha uzatmanın bahanesi.
Aklımda kalanlar büyük cümlelerden çok küçük görüntülerdi:

- taş sokaktan içeri süzülen sarı akşam ışığı
- masalar arasında dolaşan canlı müzik sesi
- tabakta soğumadan yenmesi gereken sıcak lokmalar
- yan masadan yükselen kahkahanın bir an kendi masama karışması
Bu tür ayrıntılar yazarken önemsiz görünebilir ama yolculuktan dönünce en çok onlar geri geliyor. Bir şehrin kokusu, bazen tam da çatalın tabağa değdiği o kısa seste saklanıyor. Tri Sesira benim zihnimde Belgrad’ın resmi bir simgesi gibi değil, daha çok bir akşamın kırıntısı gibi kaldı.
Belgrad’ın Bohem Hali: Güzel ama Gürültülü
Skadarlija için sık sık bohem deniyor ve bu kelime bazen fazla parlak kullanılıyor. Oradayken bunun hem doğru hem eksik olduğunu düşündüm. Çünkü bohemlik burada yalnızca romantik bir loşluk değil; aynı zamanda kalabalık, sigara dumanı, turist masaları, yüksek ses ve biraz da sabırsız bir hareketlilik.
Yine de bütün bunların arasında insanı çeken bir taraf var. Belgrad kendini fazla cilalamadan sunan şehirlerden biri; bazı köşeleri yorgun, bazı cepheleri sert, bazı akşamları fazla gürültülü. Tri Sesira da bu şehir hissinden ayrı durmuyor, onunla aynı tonda konuşuyor.
Turistik his meselesi
Böyle meşhur yerlerde insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Burası hâlâ yerel mi, yoksa yalnızca gezginlere hazırlanmış bir sahne mi? Bence cevap tek taraflı değil. Evet, Tri Sesira’da turistik bir taraf var; ama bu, mekanın bütün ruhunu iptal etmiyor.
Ben orada otururken sahiciliği sessizlikte değil, akışta aradım. Garsonların masalar arasında ezberlenmiş ama yıpranmamış hareketlerinde, müziğin bazen fazla yakına gelip sonra uzaklaşmasında, insanların aynı anda hem yemek yiyip hem anı biriktirmesinde. Belki de bazı yerleri olduğu gibi kabul edince daha iyi görüyorsun.
Çıkarken Aklımda Kalan Belgrad
Tri Sesira’dan çıkınca Skadarlija’nın taşları geceyle birlikte daha koyu görünüyordu. Sokak lambaları yerde küçük sarı göller açmıştı; insanlar ağır ağır dağılıyor, müzik bazı kapılardan hâlâ dışarı sızıyordu. O an Belgrad’ın en sevdiğim halinin biraz geç saatte, biraz yorgun ve biraz dalgın olduğunu düşündüm.
Sırbistan yolculuğumda Belgrad bana büyük sürprizler yapan bir şehir olmadı. Daha çok, kendini yürüdükçe açan, ilk bakışta sert ama içinde beklenmedik yumuşaklıklar taşıyan bir yer gibi kaldı. Tri Sesira da bu yumuşaklıklardan biriydi; fazla açıklamadan, fazla süslemeden, bir masa kadar yakın.
Bir yere tekrar gitmek ister miyim sorusunu bazen çok net cevaplayamam. Ama bazı akşamları yeniden hatırlamak isterim. Tri Sesira benim için tam olarak öyle bir yer oldu: Belgrad’da geçirilmiş, biraz gürültülü, biraz romantik, biraz da insanın içine sessizce yerleşen eski bir akşam.